Header

Bırak Allahnı seversen (:

Ruslara göre Türkiye'de yaşamanın nedenleri buyrun okuyun.

1) Duvarlarında küfürlü yazılar yok.
2) Yılın 340 günü güneşli.
3) Kış olmadığı için her sene kışlık elbise ve ayakkabı almaya gerek yok.
4) Dört yanı sıcak denizlerle çevrili.
5) Her zaman taze sebze ve meyve var.
6) Rusya'daki külüstür daireyi satıp Antalya'da 100 metrekarelik ev almak mümkün.
7) Asık yüzlü Rus turistler dışında, insanları güler yüzlü ve nazik.
8) İnsanı bezdiren evsizler, yoksullar ve çingeneler yok.
9) Çalılıklar arasından alkolikler ve uyuşturucu kullananlar çıkmıyor. Evlerin girişi temiz.
10) Uyuşturucu kullananlarla satanları hapse atıyorlar.
11) Komünistlerle faşistler elde bayrak dolaşmıyor.
12) Pencereden bakınca deniz ve dağlar görülüyor, elinde gamalı haç olan dazlak gençler değil.
13) Votka değil, lale ülkesi.
14) Kurallara uymayan sirenli Mercedesler yok.
15) Doğaüstü yetenekli olduğunu iddia edenler yok.
16) Nüfus sorununu Çinliler ve Özbeklerle çözmüyorlar.
17) Sarhoş sürücüleri hapse atıp ehliyetine el koyuyorlar.
18) Suç oranı her yıl iki kat artmıyor.
19) Üniversiteye evlenmek ya da askerden kaçmak için değil, topluma faydalı bir meslek edinmek için gidiyorlar.
20) Doktorlarla öğretmenlere saygı duyuyorlar.
21) Ekranda beş dakikada bir kepek şampuanı ve kanatlı kadın bağı reklamı yok.
22) Yol sorana küfür etmiyorlar.
23) Sözde emeklilik reformu yok.
24) Valiler ve belediye başkanları insanları öldürmüyor, rüşvet almıyor.
25) Kadınlar erkeklerden tembel ve ayyaş diye söz etmiyor.
26) Erkekler yukarıdaki sıfatları hak etmek için uğraşmıyor.
27) Vatandaşlar yasalar önünde eşit. Polis felsefe profesörünün cebindeki parayı almıyor.
28) Çocuklara yarı tanrı gibi davranıyorlar.
29) Seri katiller yok.
30) Nehirler mikrop yuvası değil.
31) Patika değil, gerçek yollar var.
32) Domuz yemiyorlar.
33) AIDS'li ve veremli sayısı Afrika'dakinden çok değil.
34) Sokakları güvenli, üç kuruş için adam kesmiyorlar.
35) Ticarette rakipler birbirlerini öldürtmüyor.
36) Hakkını aramak için haydutlara gitmek gerekmiyor.
37) En önemlisi, başka bir Tanrıya inansalar da Türkiye'de iman var.''

Bu tarz durumlarda ya dalga geçildiğini sanarız ya da metheden insanı yalancı ilan ederiz; aksi olmaz.
Çünkü nedense bizden bi b.k olmayacağına fazlasıyla inandırmışızdır kendimizi..
Artık kompleks mi desem, yabancı olan herşeye aşırı sevgi beslememizden dolayı mı desem bilemedim. Ama var böyle birşey ve bu haberi okuyunca aklıma ilk o geldi.
Haberde de dendiği gibi; büyük ihtimalle aslında kendi ülkesini eleştirme amacı güden bir Rus tarafından yazılmış gibi duruyor.
Bir çok neden, ''hadi canım!'' dedirtse de, bazıları Rusya ile Türkiye'yi karşılaştırdığınız zaman ''aaaa evet doğru!'' dedirtmiyor değil.
Bir kaçını mercek altına alalım mesela:

1) Duvarlarında küfürlü yazılar yok. (Şimdi bu doğru bak. Duvarlarımızda ''Nuri Alço'', ''Sebebimsin'', ''Seni çok seviyorum Ayşe'' ''Cansu & Ferhat'' türevi yazılar oluyor genelde! Şu güne kadar küfre rastlamadım)
2) Yılın 340 günü güneşli. (Küresel ısınma böyle devam ederse yılın 365 gün 6 saati güneşli olacak, söylüyorum burdan!)
4) Dört yanı sıcak denizlerle çevrili. (İşte bu yanlış.. 3 tarafı çevrili ama Ruslarda bırakın 3'ü sıcak denizin s'si olmadığı için adamlar Türkiye'ye tatile geldiklerinde sevinçten akıllarını kaybediyorlar galiba! Heryer deniz zannediyorlar gariplerim. Bırakın öyle bilsinler...)
8) İnsanı bezdiren evsizler, yoksullar ve çingeneler yok. (''Hadi canıııım!'' buna denir işte! Bariz abartma var komiser bey!)
10) Uyuşturucu kullananlarla satanları hapse atıyorlar. (Doğrusu da bu değil mi zaten? Rusya'da atmıyorlarsa vay o ülkenin haline o zaman..)
13) Votka değil, lale ülkesi. (aah ah.. Hollandalılar bizden önce sahiplendi laleyi ama demek ki ruslar bu tarihsel gerçeği biliyorlarmış.. Efferim! Yalnız ''Votka değil, rakı ülkesi'' deselermiş daha doğru olurmuş. Anlarsınız ya!)
15) Doğaüstü yetenekli olduğunu iddia edenler yok. (Ahahahaha işte ben buna gülüyorum ya! Neler neler var bizde bir bilseniz dudağınız uçuklar!)
16) Nüfus sorununu Çinliler ve Özbeklerle çözmüyorlar. (Coğrafi konumumuz ona müsait değil. Olsa onu da yapardık ama!)
19) Üniversiteye evlenmek ya da askerden kaçmak için değil, topluma faydalı bir meslek edinmek için gidiyorlar. (Yuh! Kuyruklu, hatta damperli yalan! Kaç kişi biliyorum sırf askerliği erteletmek için harıl harıl ÖSS'ye çalışan.. Bana bunlarla gelmeyin!)
25) Kadınlar erkeklerden tembel ve ayyaş diye söz etmiyor. (Evet, bizim erkeklerimiz -ayıptır söylemesi- azcık abazan! O konuda şikayetçiyiz biraz!)
32) Domuz yemiyorlar. (Aha bir doğru daha..)
34) Sokakları güvenli, üç kuruş için adam kesmiyorlar. (Pardon; siz Türkiye'den mi bahsediyorsunuz yoksa benim yaşadığım ülke Türkiye değil de ben mi bilmiyorum?! ''Sallama Ziyaa!''

İşin özü şu aslında:
Her ülkenin eksileri, artıları vardır ve o ülkenin vatandaşları hep olumsuzluklardan şikayet ederler. Düzeltmek için hiç bir şey yapmazlar ama; sadece şikayet ederler ve başka ülkelerin olumlu özellikleriyle kendi ülkelerinin olumsuz yanlarını karşılaştırır; oraya çıkan sonuç üzerine ''ne rezil bi ülkede yaşıyoruz aha bakın bakın!'' tadında yorumlar yaparlar..
Sözkonusu haber de buna en güzel örneklerden biri bence..

İnsanoğlu ilginç gerçekten.. Durmadan şikayet etmek ama çözüm için kılını bile kıpırdatmamak da yine O'na özgü ilginçliklerden biri; acı ama gerçek..

Bu arada 2010 yılının son saatlerinde yazdığım şu yazı aracılığıyla herkesin yeni yılını kutlar yeni yılın herkese başarı getirmesi temenni ederim..

Arda'yı nasıl bilirdik?

Arda Turan; Son dönemde Türkiye sınırları içinde yetişen, daha doğrusu bu kadar kısıtlı bir alt yapı düzeninde “yetişebilen” en yetenekli futbolcudur.Ayrıca kendisinin türk futbol tarihindeki “en iyi genç futbolcu” olduğu konusunda da ısrarcıyım.Bu, şu demek: Türkiye'de Sergen Yalçın da dahil, genç yaşta bu kadar sorumluluk alan ya da formasını giydiği takımın kimyası gereği “bu kadar sorumluluk almak zorunda kalan” başka bir futbolcu yok.Unutmayalım ki; Galatasaray'da attı mı mangalda kül bırakmayan, kendisini Pirlo zanneden Ayhan Akman gibi “yıldızcıklar”, maçlarda oyunun sıkıştığı bölümlerde, hem de daha 19 yaşındayken sahada Arda'yı arıyorlardı. Ama  (büyük bir ama...)

Arda'nın kimse tarafından bir kez daha anlatılmak zorunda olmayan yeteneğini taçlandırma durumundan uzaklaşıp, direksiyonu malum ve en taze “muhabbete” kıralım.
Tamam Türkiye'de protesto kültürünün olmadığını biliyoruz. (Murathan Mungan'ın “bu ülkede her şey olursunuz ama rezil olamazsınız” sözünden yola çıkarak, ülkede en rezil adamların bile şöyle taşşaklı bir protestoya maruz kalmadığına defalarca tanıklık ettik.) Zaten Arda da, mevcut Galatasaray kadrosunda Sabri Sarıoğlu ile birlikte en son ıslıklanacak adam olarak görülmektedir. ama bu, “Arda protesto edilmez” anlamına gelmez.Başta belirttiğimiz gibi Arda'nın yeteneklerini tartışmak, Kim Kardashian'a “kuru götlü” demekle eşdeğer ölçüde salaklıktır, körlüktür. Bunun yanısıra Arda'nın meşhur sinema kapatma hikayesinden ve Sinem Kobal ile ilişkisinden yola çıkarsak da; Türkiye'nin en popüler gencinin evde oturup 31 çekmesini beklemek de öküzlüktür.Yapmasa ayıp zaten.Ancak taraftarın kızdığı nokta; Arda'nın Selena ile takılması değil, bu ilişkiye başladıktan sonra Hades'e dönüşmesidir. Bu ilişkiye adım attığı günden beri zaten top oynamayan çocuk, bir de üstüne kim ne derse desin tüm sempatikliğini kaybetti. “ama milli maçın heyecanı başkadır be selocan” diye titreyen çocuk, antipatiklikte çok güzel hareketler bunlar'daki Eser ile yarışır hale geldi.Bunlar işin “dışarı” kısmı.

Geriye dönüp bir de saha içine bakalım....

Fenerbahçeli Selçuk Şahin'in bile 2 Galatasaray ve 1 Beşiktaş derbisini takımına kazandırdığı bir futbol ortamında, Arda'nın henüz bir Fenerbahçe zaferinin mimarı olmaması onun gayet de doğal olarak eleştirilmesini gerektirir bence.Belki de bu çok basit bir eleştiri ama bir Galatasaray taraftarı olarak Arda'dan “Fener'in anasını sik” temennisini hayata dönüştürmesini beklemenin yanında malum takımın başkanının  Galatasaray kaptanına Ulan Arda diye hitap etmesine karşılık olarak Arda'nın o başkan'a karşılığında "ne sandın yarraam?" cevabı gelse Ardaa'nın Galatasaraylılığına katacağı katkı öyle böyle olmayacaktı.Neyse ki bizim Arda onu da demedi.

“gol sevincinde taraftara koşmayalım” diye trip yapıp, aynı şeyi kaybedilen derbi gecesi “pompacıda mesai yapan” jo'ya atabildi mi? Hayır..


Yakın zamanda ki abisini Emre Beleşoğlunu taklit edercesine Gençler maçında soyunma odasının önünde durup gelenlerin sırtını sıvazlaya sıvazlaya teselli etmesi kaptanlığın şanından hareketleri hiçte Ulan denilecek dereceye gelen bir kaptandan beklenmeyecek hareketlerdi ki zaten benim başımda kendisine Ulan'ı yakıştıracak kadar bir kaptan olsa o sıvazlamaları bana yapsa  ne olur yapmasa ne olurdu.Ki saolsunlar benim yerime ordangeçen topçular yüzlerinden de anlaşacağı şekilde benim yerime demiştir.

Mesele Arda'nın sinema kapatması değil yada satılmış abilerini örnek alması değil birisinin ona Ulan demesi de değil asıl mesele ülkemizin bu gelişemeyen spor dünyasının yarattığı son ürün iken kişiliğini yeteneği kadar geliştiremediğinden, buna fırsat verilmediğinden dolayı son sürat cepten yemeye devam ediyor olması...

Futbolda para..


Futbol kitleleri peşinden sürükleyen bir oyun...Peki kim bu kitle? Bir dünya kupası maçı sırasında dünyada 2 milyar insanın izlediği konuşuluyor. Bu kadar insanın içinde olduğu bir olguyu basitçe açıklamak elbette zor, üstüne sayısız kitaplar kaleme alınan bir konu futbol. Bugün Başbakan ile Cumhurbaşkanı'nın sohbetinde de, mahalle arasındaki esnafın arasında da futbol muhabbeti bir şekilde geçiyor. Futbol bu denli sevilen bir oyun olduğundan mütevellit dünyada bir çok major kulüp meydana gelmiştir. Tarih boyunca bu takımların oynadığı gazozuna maçlar bile ilgiyle takip edilmiştir.Real Madrid, Barcelona, Valencia, Sevilla, Arsenal, Manchester United, Chelsea, Liverpool, Milan, Inter, Juventus, Bayern Münih gibi takımlar (son yıllarda istisnalar olsa da) şampiyonlar liginde minimum çeyrek final oynarlar. Bu direkt olarak 15 milyon euro'dan fazla bir paranın bu kulüplerin kasasına girmesi demek. Sözün özü para yani finansal güç artık futbolun olmazsa olmazı. Finansal açıdan ne kadar güçlüyseniz o kadar çok konuşulur ve başarılı olursunuz.

Büyük kulüplerin hiçbirisi kurulduğu yıllarda böylesine güçlü bütçelerle kurulmadı.Ancak onlarda futbolun endüstri haline dönmesini ve futbolda söz sahibi olmanın birinci koşulunun finansal güç olduğunu anladı ve gelirlerini arttırma yoluna gitti. Forma satışları,reklam gelirleri,taraftar mağazaları vb. binlerce gelir getirici yöntem ile kocaman birer şirket haline geldi bile futbol kulüpleri.

Ancak paradoks işte bu noktada ortaya çıkıyor. Taraftar gönülden oynayan futbolcu istiyor para için değil forma aşkı için oynasın istiyor oyuncusu. Takım ruhu son derece yüksek olan örneklerden Liverpool'a bakıyoruz bir anket yapılsa forma aşkı için oynayan oyuncular diye ilk 3'te olur Torres oysa ki bedeli 20 milyon euro ve karın tokluğuna oynamıyor. Üstelik bu tip sembol oyuncular takımlarda en yüksek ücreti alan oyuncular. Real Madrid, Barcelona, Manchester United dünyanın en zengin kulüpleri arasındadır.Bu durum onlara dünyanın en iyi oyuncularını alma fırsatı sunmuştur.Ligimizde de 3 büyük kulübümüz ligin en zengin takımları her ne kadar Fenerbahçe bütçe olarak diğer kulüplerden bir adım önde olsa da üç aşağı beş yukarı durum aynı.

Bu kulüplerden herhangi birisinin bütçe olarak küçük bir takıma yenilmesi,elenmesi futbolun güzel tesadüfleri yerine neden daima bütçe ile açıklanmaya çalışılır.Real Madrid kupada Alcorcon gibi bir takıma elenir elbette sansasyonel bir haberdir ancak neden para ile saadet olmaz diye açıklanmaya çalışılır bu durum. Bizim medyamızda daha sık gündeme gelir üstelik bu durum. Fenerbahçe,Galatasaray yada Beşiktaş kupada yada ligde nispeten düşük kalibreli ve bütçeli bir takıma elenir bu durum futbolun güzel tesadüfleri yerine yine parayla saadet olmaz teoremi ile açıklanmaya çalışılır.Ne büyük yanılgıdır oysa bu durum. Bu kulüpler büyük bütçeleri olduğu için büyük kulüptür. Düşük kalibreli takımlar bu takımları yener yada elerse bu yüzden olay olur. Pendik,İnegöl,Erzurum efsaneleri niye diyor insan. Real Madrid tüm zamanlarda dünyanın en zengin takımlarından biri oldu 1993 yılından beri kupada yüzü gülmeyen bu takımın son iki yıl elendiği takımlar Real Union ve Alcorcon.

Futbolda bu para, başarı paradoksu bir gariptir vesselam ülkemizde daha gariptir.C.Ronaldo'nun yüksek bonservisi nedeniyle Ronaldo'ya düşman olan Messi cici Ronaldo kaka diyen böyle düşünen kimseler Messi'nin yılda aldığı ücretten yada bonservisinden bihaber olsa gerek.Messi'ler, Ronaldo'lar, Kaka'lar ciciler parayla alınıyor finansal güçle. Premier ligde örneği çokça görülen bir durum; 10 sene önceki Chelsea ile bugünkü Chelsea arasındaki farkta bunun en güzel kanıtı değil mi? Bu yüzdendir ki sahte forma alma sahte taraftar olma diyen sese kulak verir gerçek taraftar kulübüne para kazandırmak için. Para kazanan finansal anlamda güçlü olan kulüpler forma için oynayan büyük oyuncuları almayı da biliyor. Başarı için tek yol elbette para yani finansal güç değil ancak Futbolda başarı için finansal güç yani para şarttır. Futbolda para=başarıdır paradoks değildir.

Aslan Yürekli Angelina Jolie

Angelina Jolie Pakistan da...

Top Benim Kimseyi Oynatmıyorum

3 doğru pas % 90 goldür.

Hayata bir anlam, bir mana katmak adına, bizim icin değerli, kıymetli, bizi derinden etkileyen olgulara benzeten biz değilmiyiz? Elbette ki biziz.Mesela hayatta oyunun kontrolu elinizdeyken kocaman bir gol yiyebilceğinizi ,  ona gol atmak için çok kötü bir zeminde muhteşem bir baskı yakalayabilmişken yapılan atakların bazen sonuç vermediğini daha sonra maçın 90 dakika olduğunu düşünüp topun herseye ragmen yuvarlak olduğunu adaleti barındırmadığını bazen sonuç verdiğinde ise topa Allah ne verdiyse vurup naif ama çoşkulu bir şekilde "aha da taktım 90' a" deyip sevinci yaşamak için seyircilere koşmanın anlamının paha biçilemez olduğunu  anımsatan  maçın son dakikalarında  galipken takım oyunu olduğunu anlatan bir benzetmedir diyebiliriz hayat için . Ya da başka bir açıdan  bakıldığı zaman insanoğlunda bazen tutarsız ve saldırgan davranış teamulleri oluşturduğu anlarda kan ter içinde saatlerce kovaladığın futbol topunu, "skerim beaah"  diyip çakma anının egonu tatmin etmeyip aslında kendine sorduğun bunun seni  mutlu etti mi etmezdi mi sorusuna verdiğin "etmedi uolaaan ", cevabının  sonrasında gelişen manyaklık psilolojisinin getirdiği , yine kovalayasın hallerinin sonucunda oluşan reflekslerin temelinde işin çığrından çıkmış olması , onu bi daha geçirdin mi eline kafa atacaksındır temizinden düşünceleriyle devam eden  , anlık mutluluklar yaşayıp ömrünü sahalarda komik şortlarla gezinip heba edeceğin başka bir  benzetme de olabiilir demek istediğim olgu.

Başka bir açıdan bakıldığı zaman da onun  peşinden koşmak için takip ettiğimiz meşin yuvarlğın bize neden sadece tek toptan oluşuyor ? Daha rahat çakmak adına , neden aynı anda 5-10 tane top olmuyormuş  ? sorularını sordurtan serzenişlerini de akla getirmiyor değil.Eee 5-10 top yoksa o halde  isyan edip "böyle devam ederse sonraki hayatıma paf takımla çıkıcam şerefsizim!" gibi cümlelerinide beraberinde getiriyor.Bu isyanlarla serzenişler burda dura dursun , önemli olan soruyu sormak lazım
Futbol sadece futbolmüdür ? Yoksa " futbolun futbolla ilgisi sadece 90 dakika mıdır? O 90 dakikayı canlı izlemek için para verirsiniz ; evinizde izlemek için ot-kök alır, para harcarsınız; reklamlarda futbolla ilgili öğeler kullanılır, ilginizi çeker, alışveriş yaparsınız; tvlerde futbol programları izler, reyting yoluyla para kazandırırsınız; sponsor kuruluşlar 'futbol'a destek verir, size markalarını ezberletir, para harcarsınız; devlet ağzınıza bir parça bal çalar, bahis oynatır, para harcarsınız..." gibi gelişen zincirleme olayları mıdır ? Ya da Türkiye'de standartların dışında ortaya konan bir mücadelenin başlığımıdır bu? Çünkü burada futbol önce bir oyun değil bir çekişmedir. Başka yerlerde "football game, joga bonito olan" şey Türkiye'de tarafların çekişmesi olabilir mi? Hatta bu çekişme bir savaşa bile döndüğü anlarda var mıdır? Simon Kuper'in football against the enemy'sinin, futbol asla sadece futbol değildir olarak çevrilmesi tam da en doğru halini bulmuş galiba.Başka biri de ; "Yıl 2005... Galatasaray'ın başında bulunan kulüp tarihinin en önemli 5 futbolcusundan Gheorghe Hagi, o dönem yönetimin başında bulunan Özhan Canaydın ve Ergun Gürsoy ikilisinin ayak oyunlarıyla (tribünler ve medya da kullanılarak) son derece onur kırıcı bir biçimde görevi bırakmaya zorlanıyor. Yıl 2010... Türkiye futbol tarihinin gelmiş geçmiş en sevilen 5 yabancısından biri olan "adamlık timsali" Harry Kewell sakatlandı diye gönderilmeye çalışılıyor."demesi Kuper'in söylemini destekliyor.Hayatında bir defa olsun; Galatasaray-Fenerbahçe, Glasgow Rangers-Glasgow Celtic, Liverpool-Everton, Real Madrid-Barcelona, Lazio-Roma, Boca Juniors-River Plate maçı izleyen herkesin doğruluğunu kabulleneceği kelimeler bütünün somut halide olabilir Kuper'in önermesi.Felsefe okumuş futbolcu repliği ikisinde de offside var olan , ikisinde de oyundan atilma olan, ikisinde hep sadece bi taraf sevinen  ikisinde de en popüler olan şey top maddenin  Futbol sadece futbol değildir tanımına uydurduğumuz cümlesi de diyebiliriz.(Haberturk tv spor spikeri Simge Fıstıkoğlu tarafından her bülten sonunda veda cümlesi olarak da soyleniyor)

Anlaşılan futbol ve hayat  benziyor.İkisini kaynaştırsak kime ne..! Başta ve arada benzetmelerle başlamışken bir benzetme de kaynaştırmak üzerinden  vereyim ; futbolu (hayatı) bir taktik ve mucadele ile saglam bir teknik adama (sen),  sağlam kadroyu (çevren), sağlam oyun kurgusunu (koşullar), birleştirip rakibini tanıma ve sağlam takım anlayışı ile başarıya ulaşmak zor değil .Tabii ki her zaman amator ruh korunarak profesyonelce hareket edilerek " işte bizim yonetim anlayısımız da bu" deyip hayatla olan  her toplantıyı futbol takımı tadında yaşamakla beraber maça başlarken  hedeflerimizi şu tip söylemlerle ; "defansımız sağlam olmalı her zaman ama asıl ağırlığı hucuma vermeliyiz, rakip kalede golleri görebilmemiz icin. x sen santrforsun, havayı iyi koklayıp sağ ve sol bekten gelen pasları iyi değerlendireceksin. Y sen sağ açıksın, Z sen ise sol açıksın, iyi pas gol getirir unutma.Q ve W stopersiniz her zaman oldugu gibi. N sen de santrforsun, M libero olmayı hakettin artik göreyim seni, X ve N ile iletişiminizi kuvvetlendirin, M'nin ayağının kalktığı sırada ne yapacağını kavrayıp ona gore pozisyon alacaksiniz anlaşıldı mı? Orta saha... evet 4 4 2 ile çıkacağız , uyanık olun zorlu bir maç olacak "zenginlestirirsek  kötü durmaz heralde .Yeri geldiği zaman kalede Mondragon ,  defansta Bülent Korkmaz orta saha da Gattuso , çiftli forvet de Zlatan gibi güçlü fantastik , Tanju Çolak gibi de fırsatçı olmak bize gol attırır sevindirir.Bu açıdan bakıldığı zaman pek mantıklı görünmesede en azından ciddi olan hayatın her anına yüklediğimiz bu rollerin bize  keyif katacağı şüphesiz  Hedef başarı eğrisi ortaya çıkartılırsa  hayatı futbola benzetip, futbol tadında yaşayabilir insan, yeter ki neyi, nereye, nasil koyacagini bilsin...

Son olarak futbolun sadece futboldan ibaret olmadığı gerçeğinden yola çıkarak hayatı futbola; futbolda  da 3 doğru pasın % 90 gol olacağından eminsek hadi yanıldık olmadı diyelim olmadıktan sonrada "kardeşim ya oynarım ya bozarım  top benim değil mi kimseyi oynatmıyorum" demek tamamen sizin kontrolünüzde.Tekrar baştan başlamak zor da olsa...


Jose Mourinhou Real'in Almanları için



“Sosyal hayatları sıfır. Mesut Khedira ile Khedira Mesut ile yaşıyor. Takım genç, dost ve rahat olmasına rağmen henüz kaynaşamadılar. İngilizce bile konuşamıyorlar. İspanyolca’dan çok az daha iyi… Sabır. Onlara zaman vermemiz lazım.”  demiş..

Eskişehir-GALATASARAY

GALTASARAY'ı  daha yenmeden dalga geçen ligin kaşarı olmuş, kaba et misali takımlara vurduğumuz darbenin ilk maçı.Sezer'e Batuhan'a girmiş olsun.

Ferrasi'ni satan sunucu Kâmile Burcu Esmersoy

Beşiktaş Lisesi ve ardından İstanbul Üniversitesi Turizm İşletmeciliği Bölümü'nden mezun olan, New York Üniversitesi'nde "Hospitality, Tourism and Sports Management" eğitimi almış 1997 yılında katıldığı güzellik yarışmasında "Miss International" seçilerek Türkiye'yi Japonya'da temsil eden ve "Dostluk Güzeli" olan bu arkadaşımız;Dünyaca ünlü "The Best Eleven" isimli internet sitesi tarafından dünya çapındaki "en fıstık" 6 bayan spor spikeri arasında gösterilmiştir.Kanal D'de çocuk programları yapımcılığı ve program sunuculuğu yaptı. Dialog Spikerlik ve Sunuculuk Okulu'nu derece ile bitirdi. 2000 ile 2005 yılları arasında CNN Türk'te spor departmanında dış haber editörlüğü, muhabirlik ve spor spikerliği yaptı.Sonrasında Bir F1 GP sırasında tanıştığı Ferrari'nin üst düzey bir yöneticisiyle evlenip İtalya'ya giden  sunucu, kısa bir evliliğin ardından Türkiye'ye ve ekranlara geri dönüşünü Ntvspor ile yapmıştır.Kendisi.Ekranların spor haberlerine güzellik katan,konuşması hoş alımlı olan bu bayan ayrıca Ntvspor'un 4 bayan spikerinden birisidir.Ümit Karan'la sevgili olduğu dönemlerde Galatasaray'lı olduğu söylemiş (inanmasamda*) ayrıldığı an itibariyle şimdi takım tutmadığını Fenerbahçe tribünlerinde maç izlemenin daha keyifli olduğunu itiraf etmiştir.(Anlamadığım bu hareketinden sonra verdiği tepkisini yanında sunuculuğunu yaptğı Spor Cafe adlı programda salya sümük ağlamasını da sahsım anlamamıştır.)Dün'ün dostluk kraliçesi bugünün spor spikeri Kamile Burcu Esmersoy konuk ettiği programında Ercan Saatci gibi bir spor üstadıyla (!) beraber eski bir Galatasaray'lı olarak Fener yalakaligi yapma hareketinde bulunmuştur.(Sebebini sonradan anladığım** bir harekettir).Son olarak benim için her geçen gün biraz daha antipatikleşen insan olmuştur.

(*) : Günümüz spor dünyasının modası olan"profesyonellik"olayını iliklerine kadar yaşayan spikerin sözleri bir: " beni işimi çok seviyorum. dolayısıyla onun için herşeyden vazgeçerim. takımımdan yüz defa geçerim. takım tutmayınca o kadar iyi oluyor ki tamamen pozitif biri haline geliyorsunuz. futbol daha iyi gelmeye başlıyor ve her takım kazansın istiyorsunuz. fenerbahçe galatasaray maçı varsa, yenilen tarafa sevinmiyorsunuz. ama takım tuttuğunuzda bu böyle olmuyor." Roportajın da söylemiştir. Roportajında neden Galatasaray'lı olmadığını zat-ı-mın neden inanmadığı bellidir.Çünkü Galatasaray'ı önceden sevmiş-benimsemiş birinin bir gün "aha bıraktım takımımı" deyip sonrasında Saraçoğlu'nda "hangisi kazanırsa kazansın" diyebilme olasılığı yoktur.Bir başka deyişle Galatasaray'ı hiçbir zaman tutmamış.Bunun altında aldığı tepkilerden olacak ki kendisi gene"Taraftar'ı olduğum takımın Yüzüme, ifadelerime, mimiklerime çok yansıdığını kendim de farkettim ve artık işim gereği takım tutmağı bıraktım" demesi karakterinin yüzde yüz oturmadığını gösteriyor.Bir insan nasıl bir karaktere sahip olmalıdır ki, varsa hatalı ise yüz ifadesini düzelteceğine, tuttuğu takımı bırakmalı..! Fener de olabilirdi tuttuğu takım farketmez.Eeeh kocanız, ayrıldığını mahalle bakkalında bakkaldan(gazeteyi göstermiş bakkal, italyan kocasına)öğreniyorsa, normaldir tutuğunuz takımları derhal bırakmak.Hele ki yüz ifadelerini öne sürerek bırakmak.
(**): Ntvspor'da ki Fener baskısının spikerlerin baskıyla insanları bir gönül işi olan takım tutmaktan vazgeçirmeye kadar düştüğünü görmüş olmamdan sözüm ona Ercan Saatçi gibi birinin gazına gelerek yaptığı yalakalığı bir yana yüzündeki çarpık aptal gülümsemesinin kalıcı bir tik gibi olmayıp, kasıtlı saba tümer kahkahası gibi Galatasaray yanlısı olarak algılanması da Ntvspor'a bir utanç kapağı olurdu.(Fenerli olsaydı Hürriyet, Milliyet, Sabah'a manşet olurdu.İnsanlık dışı baskı diye..!) Bu arada söz konusu yüzlerde ki ifadelerse aynı kanal da  Şeytan Rıdvan'ın suratındaki Galatasaray'ın yenilince Fenerbahçe'nin yenince saklayamadığı tebüssümler meşhurdur.

Alın size Marka değeri (!)

Fransız matematikçi Blaise Pascal, Tanrı’nın varlığına dair olasılıklar ne kadar az olursa olsun, yanlış tahminde bulunmanın daha da büyük asimetriye sahip bir cezaya sebep olacağını öngörmüştür. “Tanrı’ya inansan iyi olur, çünkü eğer haklıysan ebedi mutluluk seni bekliyor; ancak hatalıysan zaten bir şey fark etmeyecek.Diğer taraftan eğer Tanrı’nın var olmadığına inanıyorsan ve hatalıysan o zaman ebedi azap seni bekliyor, ancak haklıysan zaten bir şey farketmeyecek”. dedikten sonra söylediğini kanıtlama adına "pascal'ın kumar'ı" denen Tanrı'ya inancı taklit etmeye yarayabilen bir argümanda bulunmuştur.Aslında içinde çelişkilerinin olduğunu sandığım bir formül de olsa Pascal'ın kumarıyla yazdığım girişle attığım başlık arasında ilişki, yazacağım şeylerle ilgili çok tartışılan bir konuya(Süper ligimizin ya da herhangi bir malın Marka değeri) matematiksel açıdan formülize ederek kanıtlamaya çalışacağımla ilişkili bir örnek.Matematik ile aram çok iyi olmasada iddianın geçerliğini formüle edip kanıtlanması o iddianın çürütülmeyene kadar gerçekliğini sürdürmesini emreder..!
Şimdi ;


Marka değeri ; Müşteri ihtiyaçları tanımlanarak, ölçülerek memnun müşteriler yaratmak için, elde edilen bilginin faaliyete dönük nesneler olarak da yorumlanmasıyla tanımlanabilir. Müşteriler değer algılarını kendi ihtiyaçlarına, seçim, davranış ve karakterlerine göre markanın ürünlerini hizmetlerini rakiplerle karşılaştırıp, hissederek geliştirmektedirler.Yani bugün bugün bir markayı satın almaya kalkarsam, üç aşağı beş yukarı bir fiyat veririm.
Formüle edersek ; değer = ne aldığınız / ne ödediğiniz(zaman, para,duygular).


Marka ederi : Kısacası yukardaki söz konusu markanın bugünkü finansal değeridir.Marka ederinde önemli olan iki unsur şunlardır ; "Pazar bazlı marka ederi" (market based brand equity), ikincisine de "Müşteri bazlı marka ederi" (customer based brand equity).

Pazar bazlı marka ederi markanın o anda içinde bulunduğu sektörlerin değerliliğini ya da değersizliğini, ya da gelecekte bu sektörle ilgili olabilecek değer beklentilerini ve bu değişimlerin markayı ne ölçüde etkileyeceğini içerir.Örneğin ; Şu an bir evin marka değeri yüksek olmayabilir, ancak mortgage yasasının çıkması ile dolayısıyla önümüzdeki 5 sene içerisinde bu sektörde büyük gelişmelerin olacağını ve bunların da markayı olumlu yönde etkileyeceğini bekliyorsak, marka ederi otomatikman daha fazla olacaktır.

İkinci ve daha önemlisi ise, Müşteri bazlı marka ederi'dir.Bunu çok basit bir şekilde şöyle tanımlayabiliriz: Tüketicinin benzer özellikleri olan iki üründen birini seçerken, daha iyi olduğunu inandığı marka için ödediği fiyat fazlası.Örneğin ben tatları benzer olmasına rağmen, coca colanın litresine 1,5 ytl, pepsi'ye ise 1 ytl veriyorsam, aradaki 50 kuruş coca-colanın müşteri bazlı marka ederidir.(Not:İkisinin tadı farklı diyene  gelin bir blind test yapalım da gör bakalım ayırt edebiliyor musun).Marka ederi ingilizcedeki brand equity'yi karşılar.Buna mukabil, marka değeri ise brand value kavramının karşılığıdır. Temelde birbirine benzer görünen, aslında aralarında dağlar kadar fark olan kavramlardır.Bu kadar tanımlamadan sonra gelelim asıl konumuza

Tarih : 15 Ocak 2010 - Cuma Türkiye Futbol Federasyonu'nun önümüzdeki 4 sezonu kapsayacak maç yayın ihalesini yıllık 321 milyon dolarla Digitürk kazandı. İhalenin Digitürk'e dört yıllık faturası, vergilerle birlikte toplam 1 milyar 968 milyon dolara ulaşacak.İnanılmaz bir rakam.Ondan sonra denildi ki " ligimizin Marka değerinin yükselmesi açısından yararlı bir ihale olmuştur." Şimdi beyfendi bir dakika orda durun..!Süper lig ederinin tüm vergiler ve ekler dahil 450 milyon lira olduğunu varsayarsak yukardaki formülden yola çıkarsak ; değer = ne aldığınız / ne ödediğiniz 
 Değer = 450 Milyon TL ( Süper lig ederi) /
              2.985456 Milyar TL (ne ödediğiniz)
      = -150,7307426403203 

Yani bunun anlamı aldığınız ürüne 150 katı fazla para vererek o ürünü almışsınızdır.Formülde sıkıntı yok Her şey yerli yerinde.Digitürk zarar edecek ; 2 seneye kadar ihaleyi alan Digitürk'ün zarar edecek olması,ihalenin tekrar edilmesine sebeb olacak.

Messi gibi bir oyuncuyu ücretsiz olarak izlerken, üstüne para verseler izlenmeyecek maçları daha da pahalıya izleyeceğimizin habercisi.Olaya sadece lig maçları yayını olarak bakıldığı zaman da "digi götümüzden kan alacak, herifler zarar etti "gibi yüzeysel çıkarımlarda bulunmak son derece olağandır.Aslında içinde Sabri ,İbrahim Üzülmez , Bilica ve Güiza gibi futbolcularımızın geçtiği pozisyonları görseler yabancılar da para verebilirler mi ligimizi izlemek için? Bu seviyede bir ligin görüntü hakları nasıl bu kadar para ediyor, bu parayı hak edecek bir futbolu nasıl gösterecekler anlamak güç değil .Çok basit Marka değer-eder kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeyen bir zihniyet var.Olaya bak, Sabri 'nin ortalarına , İbrahim üzülmez 'in deparlarına, Bilica'nın marmaray tren hattına kadıköy'den tünel kazmasını Güiza'nın kaçırdığı gollere bu zihniyetin suçundan para yetiştiremiyoruz.

Bu fiyat sadece kutu satarak çıkarılacak para değil.Bu da demek oluyor ki artık maçlarda 90 95 dakika reklam göreceğiz.Yani maçtan da fazla.Ne kadar zam yaparsan yap.Yoksa çıkmaz bu para.Kutu satarak kazanamazsın.İşte bu olayda bizim çok sevdiğimiz futbolu başka ürünlerin reklamının yapılması için gerekli bir aktivite haline getirecek.Yani o hafta maç MUTLAKA oynanmalı takımlarımızın hafta içi ülke futbol puanına kazandırabileceği puanların öneminin farkında değil "takımların maçı olsa da olmasa da mutlaka oynanmalı yoksa şık şık kaşarlarından gelen para gelmez" demesi normal olacak zihn-i görkemli beyinli yöneticiler.Burada futbolun oyuncunun hiçbir değeri kalmayacak.Paramı nasıl kurtarırım hesabı yapılacak Zaten kapitalizm bunu gerektiriyor diyebilirsiniz ama unutmamalıyız ki futbol dünyanın her yerinde elit kesimin değil alt tabakanın sporu olmuştur.İşçi sınıfı Liverpool ile eğlenince patronlar fırsat bilip bunu nasıl paraya çevirebileceğim deyip Everton'u kurmuştur.

Tarih : 13.08.2010 aradan 8 ay geçmiş ligler başlamış 3 büyük kulüplerimiz tam olarak hazır olmamış bir hazırlık döneminden geçerek Avrupa arenasında Şampiyonlar ligine topu topu iki takımla gittiğimiz dönemde iki takımdan birinin köy takımı denilen bir takıma yenilerek fire vermiş olması Avrupa Liginde kendisinden Marka ederi ( Marka değeri demiyorum) kat kat kulüpleri zar zor futbolla eleyerek şu an itibariyle yollarına devam etmektedirler.İnanılmaz bir ihaleyle "Marka değeri(!) yükselmiştir" denilen ligimizin o bütçeyle ne kadar kaliteli (!) olduğunu hep beraber görüyoruz diyeceğim demiyorum görmüyoruz çünkü daha Marka değer-eder kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeden kaliteli diyorlar.

Bu kadar paranın döndüğü futbol endüstrisinde geçen günlerde haber ajanslarına düşen "Spor Toto Üçüncü Lig takımlarından Zeytinburnuspor, kamp yaparken konakladığı otelde, ücretini ödeyemediği için 48 saattir rehin." Yöneticisinin de "Bu işler düzelene kadar bir takım boykotlar protestolar sürecek. Dün akşam menajerden saat 11.00'de telefon geldi. Ancak hala gelen giden yok. 12.00'ye kadar süre verdik. Bu saate kadar gelmezlerse biz de kendi ölçülerimizle paralar bulacağız, senete imza atacağız bu çocukları buradan çıkartacağız." haberinde futbol kalitemizin seviyesini ne kadar düşük olduğunu da bir kez daha gösteriyor. 

Pascalla başladık Pascalla bitirelim yanlış tahminde bulunmanın daha da büyük asimetriye sahip bir cezaya sebep olacağını söylemişti.Gerçekten de öyle.Futbol paranın olmadığı zamanlar daha güzeldi.Büyüklerimizin şahit olduğu maalesef bizim yetişemediğimiz Maradona'lar, Kempes'ler paranın ön plan da olmadığı o dönemlerde daha çok çıkıyordu.Eğer bu kadar paranın döndüğü bir spor olursa biz ve bizden sonraki nesil bir Messi çıksın diye dua ederiz.Eskiden takımlar şampiyonluk kazanırdı.Kupa muhabbeti dönerdi nasıl aldık kupayı denirdi.Şmdi ise x takım şampiyon olarak şu kadar parayı kasasına koydu. Eee bize ne hangi takımın ne kadar para kazandığından..! Biz hala Es-Es'in Türkiye de fırtınalar kopardığı Kocaelispor'un devreyi lider kapattığı Trabzonun şampiyon olduğu, Samsunspor'un yenilmez olduğu Gaziantep'in deplasman olduğu dönemleri istiyoruz.Para futbolun içine bu kadar girdikçe de sanırım bu dediklerimin hepsi hayal olacak.Çünkü İsmail Beşiktaş'tan daha fazla kazanacak.Bilica fener için oynayacak(Oynamasa da olur ) Demek istediğim iyi oyuncular alt takımlarda kalmayacak.Üç büyükler parası neyse verecek oyuncuyu alacak.Diğer takımların hepsi figüran.Pasta ne kadar büyük olursa olsun figüranın görevi sadece yoldan geçen adamı oynamak olduğuna göre.Onlar sürekli küme düşecek.Sürekli değişecek.İhale ve isim hakkını almak kaliteyi getirmiyor Çok uzun bir yazı oldu ama sanırım yararlı olacak bir yazı oldu.

Merhaba..!




Aziz Nesin'in bir sözü vardır " Türkiye de her üç Türkten dördü şairdir..."
Peki bu cümlenin matematiğe aykırılığı nedir ? Sorusunu sorup neden yazmağa karar verdiğimi bu soru üzerinden az da olsa anlatayım.Kanaatimce büyük üstad o cümleyi şiir yazanın gerçek hayatta isminin yanında şiirlerini de  takma isim kullanarak yazmasını düsünerekten yazmıştır.Üç satır kafiyeli yazanın kendine şair demesini kastetmiştir.

Aşagıda ki üçlüğü yazan kirli insanın : 

"derim kendime şair, üc satir yazdim diye
kasiyorum, dört değil, üc satır olsun kafiye
ama niye yapiyorum bunu ben, ne diye?"


Şiirin ne zaman-nasıl , hangi kosullar altinda-kim tarafindan, en az kaç daktilo vuruşuyla yazilmasi gerektigi bilmediğinden yazmıştır.Ayrıca kendisine istediği unvanı yakıştırmasının en azından henüz kanun onunde bir suç unsuru teşkil etmedigini biliyordur.Şiir'i iyi veya kötü olabilir karar organı zaman ve halk suzgeçinden geçirildikten sonra sıfat alacaktır.Onu örselemek kimsenin haddi değildir... Dedikten sonra zurnanın zırt dediği yere gelmiş bulunuyorum.Yazının içeriğinden şöyle  "Eyy vah böyle şiirler yazacak olan bir aymaz çıkacak" gibi bir intiba olabilir.Korkmayın buna benzer şiir yazmayacağım.Biraz relaksiyon,biraz kızgınlık,biraz "hadi bakalım neyseeee" yada "bu olaya kayıtsız deilim, kodummu oturturum bak sana" anlamına gelen , o an yaşanan dumur yüzünden, kelimeyi kullanan kişinin refleksleri sayesinde söylenmiş olma ihtimali yuksek olan, söylediğinin çok zevkli ol-ma-masada takınti haline getireceğim ,şişme bebeğin yüz ifadesini andıran ":o" ibaresi yüzünden çok kötü anlamlar ihtiva etmesi muhtemel uzak durulması gereken , günlük hayatınızda her şey normal seyriyle ilerlerken karşıma ansızın çıkan 'system overload'luk olaylara
Örn.:"-  Selim : ... abi bi hatunla tanıştım dün gece, bütün gece süperdi..! adı da Cercüme.
Ahmet : Cercüme ?

Selim : Sevgilim ..." deyip o anda Ahmet'in verebilecek tepkileri neyse öyle tepkileri burda yazmağa çalışan,
bir insan modeli çizmeğe çalışırsak eğer ; bir parca huzur için otobüsü bir uçtan bir uca katetmeyi göze alabilecek kadar cefakar, yalnızlıktan hoşlanan otobüse arkadan tır girmesi durumunda en cok zararı görecek olan ve aynı otobüste henüz umursayacak çok şeyi olan genç biri olmasi muhtemel olan, umursadiklarını; o arka köşede oturup, koltuğa gömülerek duşünmekten hoşlanan, o köşe onun için otobüsten inene kadar kendi yalnızlığı özeli ve dokunulmaz olan ve gene aynı otubüste en heryere hakim noktayı seçmesinden mi nedir tarzında otobüste arka sırayı seven bir model diyebiliriz.
Özetlemem gerekirse ordan da burdan da şurdan ve en önemlisi  futboldan geldiğim futbolu sevip ağırlıklı olarak futbol aşkımın ön planda olan bir şeyler yazmağa çalışacağım.
Haydi hayırlısı...